30 Ocak 2009 Cuma

Kapitalizm Duvarı


mükkemmel bir çalışma, olağanüstü bir dışavurumculuk, alkışşş, alkışşş, alkışşşş. bu fotonun yeri burası değil modern sanatlar galerisi arkadaşlar. hatta bu eseri enstalasyon olarak vucuda getirip bir sergiye sunmayı teklif ediyorum. şu metaforlara bakın, aman allahımm!!

tüketimin kaleleri arasına hapsolmuş zavalı genç(kolalar kule, patetesler kale duvarları) ne durumda olduğunun farkında bile değil, toplumun ne hale geldiğini, ne kadar vurdumduymazlaştığını simgeliyor, arkadaşın üstündeki çizgili kazak hapishane üniformalarına gönderme olmalı, ve en can alıcı nokta, bir ışık vuruyor sağ taraftan, doğudan, kapitalizmin üstüne, ışığa çok yakın insan, ama farkında değil, yazık.

birinci sınıf bir çalışma, harikulade!!!

(fotoğrafınızı ekleyin rezil edelim adlı facebook grubundaki yorumlarımdan bir alıntı)

Afiş


en soldaki dünyanın en mutlu insanı gibi sırıtan arkadaşı çıkar. yeşil tişörtlü kahramanımızın arkasında bi tipler var, onları çıkar. sırıtan arkadaşın arkasında kapıdan elinde çantalarla giren kapitalizmin kölesi ablayı da çıkar; ne kaldı elinde?? on numara film afişi. ben hayatımda böyle mükemmel çalışma görmedim arkadaş, ıssız adam 2 film afişi şerefsizim. hatta ne ıssız adamı lan, oscar'lık film afişi.

mutsuz, umutsuz, omuzlar çökük bir şekilde uzaklara bakan eleman. ölesiye yalnız.

bir kadın, o da yalnız. elinde bir şeylerle uğraşıyor, içine kapamış yani, dünyaya sırtını çevirmiş, ve aslında mutluluğa, güzel günlere sırtını çevirmiş. globalleşmenin ve emperyalizmin sonucu olan bireyselleşmeyi iliklerinde yaşıyor.

birbirlerine o kadar yakınlar, aralarında sadece bir cam. birbirlerinden o kadar uzaklar; birbirlerini görmüyorlar, duymuyorlar, dokunamıyorlar bile. soğuk bir cam tek temas edebildikler.

ama ortak bir noktaları var; birbirine geçmiş ruhları, kesişen kaderleri.

bir fark etseler birbirlerini, gözgöze gelseler, farkındalık sahibi olsalar...
etraflarına ördükleri cam duvarları yıkıp çıkabilseler fanuslarının içinden...

şerefsizim oscarlık film çıkar bu afişten. ismi de belli "fanus" genç girişimcilere hediyem olsun, yazın senaryoyu, koyun bu afişi, oscar almazsa bir şey bilmiyorum. çalışmanın sahibi arkadaşı da buradan tebrik etmek istiyorum.

(sonradan fark ettim, camdan yansıması görünen martı figürü de kahramanların özgürlüğe olan açlıklarını simgeliyor)

Issız Adam


bu film bana koydu. iyi oyunculuk, kötü oyunculuk, zart zurt bilmem ama bu film bana koydu arkadaş.

koymasının nedeni de umutsuz aşk filan değil; filmin anlattığı ana öğeyi bir kenara koyun, aşkı, ada'yı, kavuşamamayı, yarım kalan aşk acısını. boşverin hepsini, sikmişim adasını da aşkını da zaten. bir adam hayatta ne ister, neyin hayalini kurar gençken: çok para kazandığın ve sevdiğin bir iş, güzel bir kız arkadaş, özgür bir hayat. daha ne olsun zaten. ama bu filmi izledikten sonra düşünüyorsun, bu mudur?

çok parası olan bir adam düşünün, hep hayalini kurduğu işi yapan, esnek çalışma saatleri olan, istediği her şeyi satın alabilen, özel zevklerine(plak biriktirmek gibi) vakit ayırabilen bir adam. güzelce bir kız arkadaşı da oluyor sonra zaten. adam tek başına yaşıyor ama, sorumluluk yok, istediği gibi yaşıyor, karışanı yok görüşeni yok. ideal mutluluk tanımı. ve sonra bir film çıkıp bu adamı gösteriyor, mutsuz, yalnız, çökmüş, ıssız. da daaam. işte hayatın bokluğu tüm gerçekliğiyle karşımızda: olmuyor, mutluluk gelmiyor, hayatı ıskalayanlardansan hep, tutunamayanlardansan, yetmiyorsa hiç bir şey mutlu olmaya; yetmez, yetmeyecek de. hayat boyu mutsuz olacaksın. ne yaparsan yap, ne kadar para kazanırsan kazan, kimi tavlarsan tavla hep dolmayan bir boşluk olacak içinde. ve keşkeler olacak hayatınla ilgili kurduğun her cümlede. çaresi yok kardeşim, ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın, kendin içindeyken kafan dışındaysa her akşam böyle içip mutsuz olacaksın.

Türkiye'de Arabesk Sevgisi

etrafını diikkatlice gözleyen her bireyin rahatlıkla fark edebileceği gibi ülkemizde arabeske duyulan sevgi azımsanacak boyutlarda değildir, hatta türkiye'de yetişen her kişinin öyle ya da böyle bildiği, dinlerken mutlu olduğu en az üç arabesk parça vardır. peki nedendir efendim bu, hiç düşündünüz mü?

siz hiç zahmet etmeyin, ben düşündüm ve buldum. bu durum türk milletinin karakterinden filan kaynaklanmamaktadır, aksine sonradan öğretilmiş, bilinç altımıza kazınmış bir davranış şekllidir. şöyle oluyor;

sorarım size, ilkokulda ilk öğrendiğiniz şarkı hangisiydi? cevap herkes için basit ve tek; daha dün annemizin... inceliyoruz:

"daha dün annemizin kollarında yaşarken
çiçekli bahçemizin yollarında koşarken"

hemen sahneyi kafamızda canlandırıyoruz, sıcak anne kokusunu tatlı tatlı ciğerlerine doldurun annesinin kollarına sığınmış bir çocuk, yüzünde kocaman bir gülümseme. ardından bahçeye çıkıyor, çiçekli bahçede gönlünce koşup eğleniyor, çiçekler, böcekler, kuşlar... aman allahım ne mutlu bir sahne. devam ediyoruz

"şimdi okullu olduk"

çiçekli bahçeden beton yığınları ve çürük tahtalı sıralar arasına bir geçiş, çiçekli bahçemizde koşarken her anlamıyla cıvıl cıvıl ve rahat kıyafetlerden(kısa don başta olmak üzere) ilk olarak bir işkence aleti olarak tasarlanmış önlük yakası ve okul önlüğü, yorum yapmama gerek yok sanırım

"sınıfları doldurduk"

anne kokusundan geçilen şey diğer çocukların pis ter kokusu. beton yığınları arasında 40 kişiyle aynı odayı paylaşmaya çalışan zavallı bebenin dramı

"sevinçliyiz hepimiz
yaşasın okulumuz"

burada verilmek istenen ikinci bir duygu vardır. "vatan sağolsun" duygusu. 7 yaşındayken yaşasın okulumuz, 40 yaşındayken vatan sağolsun, sistem böyle işlemektedir efendim. tahlilden de görüldüğü gibi ilk öğrendiğimiz şarkı, anneden, çiçekli bahçeden ve mutlu hayattan kopma öğesi üzerine kurulu "o eski halimden eser yok şimdi... yorgunum dostlarım" temalı bir duygu işlemektedir.

tek örnek bu değildir efendim. devam edelim:

"küçük kurbağa, küçük kurbağa
kuyruğun nerede
kuyruğum yok
kuyruğum yok
yüzerim derede"
yine yokluk, yine hüzün. zavallı kurbağacığın bir kuyruğu bile yok ve utancından dereden çıkamıyor. ayrıca kurbağaya seslenen zat onun bu yokluğunun farkında ve eksikliğini hunharca yüzüne vuruyor. "bir kedim bile yok, anlıyor musun"

bitti mi, bitmedii. ki kanımca en arabesklerden biri de sıradaki şarkıdır:

"mini mini bir kuş donmuştu
pencereme konmuştu
aldım onu içeriye
cik cik cik cik ötsün diye
pırpır ederken canlandı
ellerim bak boş kaldı"

yine hüzün öğeli bu şarkının başında mini mini şeklinde zavallılığı, acizliği vurgulanan kuş donmuş efendim. evet, yavrucak donmuş, yanlış duymadınız. hüzün seviyesi 72. kahramanımız tüm sevgi yoğunluğuyla onu içeri alıyor. kimbilir ne hayalleri var. emek sarfediyor kuşa. ona kalbinde kocaman bir yer ayırıyor. peki kuş ne yapıyor, canlanınca uçup gidiyor. nankörlük hat safhada. kuş çocukla resmen eğleniyor, oynuyor, onu kullanıyor. tüm emek, sevgi boşa gidiyor, halbu ki ömür boyu mutlu mesut yaşasaydılar ya.. ne 72si efendim bu noktada hüzün lseviyesi 10000 desek az gelir. hayatın acı yüzü..."be insafsızın kuşu, be nankör kedi, insan bir şey söyler"

örnekler çoğaltılabilir ama zorlamaya gerek yoktur efendim. konunun özü anlaşıldı. işte budur ülkemizde arabeskin bu kadar sevilmesinin nedeni. şimdi türk gençliğini kedere, yasa, arabeske iten bu hain komplonun kaynağını araştırmaktayım. eğer bana bi şey olursa, bilin ki kaynağa çok yaklaşmıştım, davamı yerde bırakmayın...